KODUK SİZİ AĞIRA (Mısır Ayıklama) Mısırı kabuğundan ayıklardık. Mısır ayıklamak için akşamları bütün komşular bir araya gelirdik. Bazen mısırların içinden kırmızı mısırlar çıkar, onlara "BEY" derdik. İki grup olurduk. En çok bey bulan grup diğer tarafı alt ederdi. Galip gelen taraf "KODUK SİZİ AĞIRA" diye hep birlikte bağırırdı, böylece işlerimizi oyun haline getirirdik. İş bittiğinde pişirilen kolivaları ve kabakları zevkle yerdik. Tadı hala damağında değil mi? Hani bazen de taze mısırlar çıkar onları paylaşır eve getirirdik, hatırlıyorsunuz hatırlıyorsunuz.
EĞRATLUK (İmece) Harman zamanları vardı. Tarla kazmak, mısır fidelerini seyreklemek (fitra) yabancı otları temizlemek (çağan etmek) sizde yaptınız tabiki. Akşamdan eğratluk edeceklere haber verilirdi. Sabah namazının peşine tarlaya gidilirdi. Çalışırken maniler ve atma türküler atardık. Haçan yayladan celdum benum atum toy idi Aradum buldum oni suyun altina idi Öğleye kadar çalışır. Güneş başımızın üzerine geldiğinde yemekler yerdik. Lahana mancasi, minci, yoğurt, mısır ekmeği.. birlikte yerdik. Yoğurtu ğopeçiye (kabakdan yapılan kap)kor, ağzınıda kutuni ile kaplardık. Bir yıl kendine yetecek kadar mısırı olana ağa derdik. Ağanın mısır atla taşınır. Diğerlerimizde sırtla taşırdık. Harman temizlendikten sonra geriye kalan otları yığın yapardık. Ne derdik ona? Evet cevabınızı bekliyorum.
KARA KONCULA Kara koncula, kışın en soğuk ve en çok kar yağan dönemidir. Bu mevsimde dışlarıda gezmenin tehlikesini telkin için bize şu hikeyeyi anlatırlardı. Kara koncula korkunç bir canavardır. Yolda karşılaştığı insanları önce bir sınavdan geçirir. Sınavı geçenleri serbest bırakırlardı. Sınavı kazanmak için bütün sorulara "Kara" ile başlayan cevap vermek gerekirdi. Şu sualleri sorardı: - Benum adum Kara Koncula, senun adun nedur? - Benum da adum Kara Ahmet. - Nereden celursun? - Karayerden - Nereye cidersun? - Kara yere - Ne yemeğu yersun? - Kara lahana - Ne yemuş yersun? - Kara yemuş Sınav bu sorularla devam edermiş. Sınavı kazanırsan kurtulursun ve sana: - Haydi culer cule der ve seni uğurlarmış, der sonra da bizle beraber evdeki büyükler, çocuklar birlikte birimiz Kara Koncula olur diğerimiz çocuk sorularla bu oyunu oynardık değil mi?
ÇAKAL DÜĞÜNÜ Bizim çocukluğumuzda anlatılırdı. Dedelerimiz zamanında birini çakal ısırdığında 40 gün düğün yaparlarmış. Sebebide çakalın ısırdığını 40 gün uyanık tutmakmış. Kuduz çakal tarafından ısırılan kişi 40 gün uyanık tutulabilirse kudurmaktan kurtulurmuş. Çakal düğününüde şöyle yaparlarmıış: Köyün ortasında büyük bir ateş yakarlar, delikanlılar bu ateşin etrafında horon kurup oynarlarmış. Horona genç kızlarda katılırmış. Bu şekilde şenlik kurulup eğlenmeye "çakal düğünü" derlermiş. Daha sonraları gençler bir araya toplanıp sebepsiz yere sırf eğlence olarak, yaptıkları bu tip eğlencelerede "çakal düğünü" demeye başlamışlar. Bazen çakallarda bu bağrışmalara karşılık veririmiş. Bu da şakalaşmalara neden olurmuş.
EV YAPANLARA HEDİYE Eskiden ev yapanlara hediye getirirlerdi. Bu hediye evin bahçesine bir meyve ağacı dikmek şeklinde olurdu. Bazende değişik dokumalar hediye edilirdi. Ev tamamlanıp sıra çatı yapmaya gelince omuz ağaçları çakılır ve çatının tam tepesine beyaz bir çarşaf asılıdı. Usta keserini daha hızlı vurur ve bu vuruşların sesi ta uzaklardan duyurulurdu. Bu sesleri duyan ve çarşafı gören komşular bez cinsinden hediye götürür bunlar çatının bir ucundan diğer ucuna asılırdı. Çatı tamamlana kadar bunlar bunlar asılır, sonunda ustanın olurdu.
CAMİ YEMEĞİ Daha dün gibi. Bazı yerlerde hala devam ediyor olabilir.Cami hocasına her hane sıra ile yemek getirirdik. Öğle yemeği için giden yemekler akşamada giderdi. Genellikle hocaya yemeğin en iyisini gönderiri, bir şey eksik etmemeye çalışırdık. Muhlama, pilav, yoğurt, baklava, ev makarnası, cığırta... Hoca yemeği ile ilgili şöyle bir fıkra da vardı:
Oflu Hoca bir gün kabağın cennet meyvesi olduğundan ve kabak yemenin faziletlerinden bahseder. Bu vaazdan sonra hocaya hergün kabak yemeği gelmeye başlar. Hoca, kabak yemekten bıkar. Öğle kabak akşam kabak. Hoca, kabak yemekten bıkar. O kadar bıukar ki birgün ezanı şöyle okur: Eşhedü En Lailahe İllallah Sabah kabak, akşam kabak bezdik ya resulallah ....... Cemaat toplanıp hocaya gider. Derler ki: -Hoca sen ne yaptın, sen bize kabağın faziletinden bahsetrmedin mi? Bizim yaptığımızsana iyilik olsun diyedir. Hiç cennet taamından bıkılır mı? Sana kabak yemeği getirmekle hem sen, hem de biz sevap kazanıyorduk. Hoca kendini şöyle savunur: - Ola uşaklar? Kabak cennet tamamıdur deduk ama bu fakir fukara taamıdur. Hacı hoca yemeği değildur. Hoca yemeği hoşaf ile baklavadur.
Hurtuli ve şurtuli, muncur, sumsuk, zibidi, Pifoli, koso, muşi, kurçeli bizum idi. Pasmanika, lohtiko, zuzuli ve çimidi, Fundukla fitrukayi acep hangimuz yedi.
Murmurisle mamuris uyuturdi bizleri, Pumburi, şepidinun hala bende izleri. Çilipuli ve puli, karatağuk, çişona, Alemidiye donuk makoçinun gözleri.
Geçen zaman içinde, değişti bizdeki dil, Şimdi bu sözcükleri, ister oku, ister sil. Rizeli arkadaşum, anam, babam, kardaşum Alem bilmezse bile, ne deduğumi sen bil.
EVLENME Evlilikler yakın çevreden yapılır, yakın çevrede kız yoksa dışarı çıkılırdı. Gelinlik kız komşu, akraba ve aile büyüklerince yapılırdı. Her ne kadar erkeğin görüşü alınsada son söz aile büyüklerindi Beşik kertme vardı. Ancak bu doğuda olduğu kadar zorlayıcı olmayıp, çocuklar büyüyünce evleme zorunluğu taşımazlardı. Kız arama da elçi denilen insanlar devreye girerdi.
Kız seçimine çok önem verilirdi. Kızın soyu sopu araştırılırdı. Kız tarafıda erkeğin soyu sopunu araştırır, uygunsa verirdi. Kızın erkeğe gönüllü olması ve kaçma işini beraber planladıkları durumlarda olay fazla büyütülmez, zamanla örtbas edilirdi. Sevenlerin kavuşamama durumunda maraz denen ruh hastalıkları olurdu. Kız istenmeden önce ondan büyük kız olup olmadığı araştırılırdı. Böyle bir durum varsa kız istenmez, istense de büyük kız varken ufak kız verilmezdi. Kızın bir başkasına sevdalı olup olmadığına bakılrdı. Kız daha istenmeden, yani iş resmiyete dökülmeden elçiler sayesinde iş halledilmiş olurdu. Kız istenmeye gidilirken karşı taraf haberdar edilir, hazırlıklı olmaları sağlanırdı. Erkek tarafı karşılanır ağırlanır. Bir müddet ordan buradan konuşuldukjtan sonra asıl konuya girilirdi. "Allah'un izniyle, Peyganberun kavliyle kizinuzi oğlumuz Temel'e istiyiruk" denirdi. Kız tarafı kendini naza çeker, cevap vermek istemez, çay kahve, yemek ikram edip konuyu dağıtmaya çalışırdı. Erke tarafı da israr eder "Kızı vermezseniz ne yemeğinizi yeriz nede kahvenizi içeriz" derdi. Hayli mücadele sonunda istekler sıralanır, kabul edilince de kız verilirdi. Kız istendiğinde verilirdi. Çünkü söz önceden alınır ve kararlaştırılmış olurdu. Söz alınmadan kız istendiğinde, istenmedik olaylar olabilirdi. Erkek tarafı soğuk karşılanır. Mazeretler uydurulur. Bazen de kız görücüye çıkmazdı. Kız tarafı erkek tarfının karşılayabileceği kadar başlık parası isterdi. Bu kıza harcanırdı. Ayrıca kıza alınacak eşya ve altın tesbit edilirdi.
Ara kesildikten sonra (kızın sözünün alınması) olay hemen duyurulurdu. Bu da erkek tarfının dılaru da hava ya kurşun sıkmasıyla olurdu. Peşinden yemek yenir. Düğün günü belirlenir, ayrıntılar konuşulurdu. Ara kesilirken kız tarfına verilen sözler düğnden önce yerine getirilirdi. Bir alış veriş günü tesbit edilirdi. Genellikle Çarşamba günü olurdu. Her iki tarfta birinci derece yakınlar olurdu.
Takılardan genellikle çok eskiden dilme fes, beşli, daha sonraları zincir, bilezik, küpe, yüzük, saat, alyans, iğne gibi altın eşyalar alınırdı. Daha sonra söz verilen giyim kuşam ve yerleşimle ilgili diğer eşyalar alınırdı.
Alınan eşyalar önce kız evine gönderilir, kızın kendi hazırladığı eşyalarla birlikte sergilenirdi. Bu olaya "Bohça Açıldı" denirdi. Perşembe'den Cumartesiye kadar açık kalır isteyen gelir bakardı.
Eşyalar evden çıkarken, kızın erkek kardeşi yoksa bir yakını kapıyı keser ya da sanduğa otururdu. Kapı erkek tarafının bir miktar para vermesiyle açılırdı. Cumartesi erkek evine getirilen eşyalar kız tarafınca yerleştirilirdi. Kına gecesi Cumartesi olup her iki taraftada yapılırdı. Misafirler horon eder, oynar, toplu halde kurşun sıkılırdı. O gecede geline kına yakılır. Başka isteyenlerde var ise onlarda kına yakardı. Bazen geline yakma işlemi Pazar sabahına bıraklıdığı da olurdu. Erkek tarafı kına gecesinde şeker, fındık türü yiyecekler gönderirdi. Pazar sabahı erkek tarafı kalabalık bir halde kızı almaya giderdi. "Duğunci" denen bu grup yol boyunca sık sık silah sıkardı. Bunu duyan kız tarafı da karşılık verirdi.
Gelini evden genellikte damadın babası veya ağabeyi çıkarırdı. Bu arada kapı kesilir bahşiş istenirdi. Yol boyunca yer yer yol kesildiği olurdu. Geli evden çıkarken kurşun sesleri ortalığı yıkardı.Bazı evlerdede ilahiler okunurdu . Yol yakınsa gelin yaya, uzaksa at ile getirilirdi. Gelinin evinden gelenlere ikram edilen lokumu damada ulaştıran ödüllendirilirdi. Bu kimseye "müjdeci" denirdi. Müjdeciye ya para ya da bir tepsi baklava verilirdi. Kız ve erkek tarafıı birlikte kurşun ata ata gelinle birlikte erkek evine gelirdi. Bu gruba "alay" denirdi. Kız ağlarsa, "Hem ağlıyalum, hem gidelum" denirdi. Kız eve girmeden önce tatlı dilli olsun diye, elini bala tutturup sağ parmaklarıyla kapının başına sürerlerdi. Zengin olsun diye başına bez koyup para dökerlerdi. Kız tarfından birileri gelini içeri sokmaz.Bir şeyler isterdi. Buna "kapılık istemek" derlerdi. Gelin odasına götürülür, oturtulur, yanında genellikle ablası veya yengesi bulunurdu. Bazen de o mahalede yeni gelin olmuş birisi de olabilirdi. Düğün akşama kadar devam ederdi. Bu arada sıksaray, sallama, atlama, titreme gibi horonlar yapılırdı. Horonlar genellikle erkek erkeğe, kadın kadına oynanırdı. Erkekler daha çok evin dışında veya avluda, kadınlar ise evin içinde bir yerde oynarlardı. Erkekler kızlar bir arda oynadığında kadınlar veya kızların kollarına ancak yakınları girebilirdi. Horonlar kaval, tulum, akordiyon, mozika (mızıka) nadir olarak zurna ve daha çok kemençe eşliğinde oynanırdı.
Çoğu zeminde şairle atma türkülerle horona ayrı bir renk katarlardı. Bu arada erkek anaları da boş durmaz. Sağa sola göz gezdirir. Bir kız ararlardı. Yakın komşuların yardımıyla misafirlere yemek verilirdi. Bu arada bazıları bahşiş almak için yemeği engellerdi. Buna "sofra bağlama" denirdi. Hava kararamadan düğün alayı dağılır fakat kız tarafından bir kaç kişi bir müddet daha beklerdi. Gerdeğe girilmeden eğer önceden kıyılmadıysa " hoca nikahı" yapılırdı. Ev gerdeğe gireceklere bırakılır. Bir günlüğüne ev sakinleri komşulara kalırdı. Pazartesi günü gelin erken kalkar ve ev işlerine konulurdu. Sözde uğursuzluk getirmesin diye geline bir hafta süpürge tutturulmazdı. Bugün aynı zamanda kız ve erkek tarafının birbirine bohça içersinde hediye verdiği gündür. Bu olaya "bohça çıktı" denirdi. Düğünden bir hafta sonra "yedi" olurdu. Yedi, kızın damatla babasının evine gitmesiydi. Damat'a bu arada bazen ağra kaçan şakalar yapılırdı. Bu şakalrdan korunmak için damadın yanında korumaları olurdu. Damat sofraya oturduğunda sofra arkadaşları tarafından bağlanır. Kaynana sofranın açılması ve damadın yemek yemesi için bahşiş verirdi. Yedididen birkaç gün sonra da kız tarafı erkek tarafınca devet edilirdi.
DOĞUM Evlililiğin ilk devrelerinde gelinin hamile kalması istenirdi. Hamile kalmaması durumunda telaş düşülür, hata varsa bunun gelinden kaynaklandığı düşünülürdü. Hamile kalınması için okutma dahil her çareye başvurulurdu. Birkaç sene içinde eğer gelin hamile kalmazsa, anlaşılarak ya boşatılır, ya da üzerine kuma alınırdı. Eğer hamil kalmışsa, oturmasına, kalkmasına, yemesine, içmesine kadar dikkat edilir, bu arada bir çok batıl yöntem de uygulanırdı. Doğum zamanı köy ebesi çağrılırdı. Bebeğin çıpa'sını (göbek bağı) ebesi veya iyi huylu birisinin kesmesi istenirdi. İlk doğan sebinin erkek olması istenirdi. Şimdi de öyle ya. Çocuk doğar doğmaz sağ kulağına ezan ve sol kulağına kamet okunurdu. Doğum yapan anne kırk gün lohusa kalırdı. Çocuğa genellikle büyüklerin ismi verilirdi. Daha çok ölen nine, dede veya yakın tarihte ölmüş birinin ismi verilmesi halen devam etmektedir. Çocuk kısa bir süre kundakta kalır. Sonra beşiğe alınırdı. Nazarlanmasın diye çocuk uzun süre yabancılara gösterilmezdi.Gösterileceği zaman nazarlık takılır, yüzüne kara sürülürdü. Anne sütü olduğu müddetçe emzirilir. Sütten kesildikten sonra inek sütü verilirdi. Anne sütü yoksa, ilk zamanlarda, süt anne aranırdı. Yakın çevreden herkes çocuğu emzirir ona süt anne olurdu. Süt annelik yaygın bir uygulama olup yer yer hala devam etmektedir.
Süt çocuk, süt kardeşi ve ondan sonra doğacak çocuklarla "süt aşağı akar" diye evlendirilmezdi. Kız ergenlik dönemine kadar çember, daha sonra da keşan bağlardı. Erkek çocuklar ergenlik dönemine kadar mendil, yağluk, daha sonra da başlık ve abaniye bağlardı. Doğumdan sonra kızın annesi tarafından peşuk alayı yapılırdı. Alay ekek evinde olurdu. Alaya kızın ailesi ve yakınları katılırdı.Çocuk kız ise kırmızı, erkek ise mavi beşik hediye edilirdi. Bu olay sadece ilk çocuk için yapılırdı. Diğer çocuklar bu beşikle büyütülürdü. Alaya katılanlar eşya ve hediye veririlerdi. Kundağa konulmuş paralar ise çocuğu yıkayan ebeye hediye edilirdi. Ebeler çoğu zaman bu parayı almaz çocuğa bırakırdı.
ÖLÜM Cenaze törenlerini hocalar yönlendirir. Eğer durum ağırlaşmış ve yapılacak bir şey kalmamışsa, hoca çağrılır, son nefeste Kur'an ile gitmesi sağlanırdı. Ölüm yaşlılar için doğal karşılanır, çocuk ve genç ölümleri derin iz bırakırdı.Bu gibi durumlarda halen devam eden ölünün arkasından destan yazma geleneği vardır. Ölen kimsenin ağzının açık kalmaması için bir bez parçasıyla ağzı bağlanır.Üzerine şimemesi için bir bıçak konur. Ölüm olayı yakın köylere sela, uzaklara telefon veya telgrafla bildirilir.
Cenaze genelde, ertesi gün gömülür. Bundan maksat uzakta olan yakınlarun gelebilmesi içindir. Genellikle öğle namazı sonrası, yakınların yetişememe durumunda ikindi namazından sonra defin işlemi olur. Ölüye dargın olanlar dahi cenaze törenine katılır. Ölünün başında ağıt yakılır. Ağıtlarda sınır olmaz. Ölenin ardından iyiliklerinden, yaşadıklarından gelişigüzel sesli olarak bahsedilir. Bunu kadınlar çoğunlukla yapar. Komşular devreye girer, ölü sahiplerini teselli ederken geleni gideni ağırlar, uzaktan gelenlere yemek veririler. Ölünün hazırlanması, cenaze önce ve sonrası işlele hep komşular uğraşır.
Yıkanıp tabutla musllaya konan mevtanın yüzüne isteyen bakabilir. Cenaze namazına tabut omuzda götürülür. Her ailenin kendine ait mezarlığı olduğu gibi köyün ortak mezarlığıda vardır.
Ceset özenle hazırlanan mezara tabutla veya kefenle konur. Ceset gömülürken Kur'an okunur. Cenazeye gelen çocuklara bisküvi, şeker, fakirlere ve ihtiyacı olanlara havlu, namazgah, Kur'an-ı Kerim, dini bilgiler ve para verilirdi. Bazı yerlerde ölenin günahlarını affı için devir denilen dini bir tören yapılırdı. Defin akşamı ölü evinde Kur'an okunur. Bazı yerlerde de ölünün yıkanmasından gömülmesine kadar ki süre de hatim yaptırılır. Belli aralıklarda mevlit okutulur. Ölü yakınları uzun süre yalnız bırakılmaz, ziyaret edilir.
Rize ve çevresinde birçok medeniyet ve devletler gelip geçmiştir. Fakat Rize'nin Türkler tarafından fethinden sonra, diğer medeniyetler târihin seyri içerisinde unutulmuş ve bu bölge tamâmen Türk-İslâm kültürüyle yoğrulmuş ve üstünlük sağlamıştır.
YÖRESEL YEMEKLER: Rize'nin en sevilen sebzesi kara lahanadır. Ayrıca mısır ekmeği, otuzdan fazla yemeği yapılan hamsi, koz kaldıran, kaymaktan yapılan hoşmeri başlıca mahallî yemekleridir. Bölgeye özgü yemeklerden biride muhlamadır; mısır unu, tereyağı ve koloti peynirinden yapılan muhlama yöre sofrasının baş yemeğidir.
Bunlardan başka bölgeye özgü bir sebze olan karalahanadan üretilen yemekler vardır; lahanadan açık sarma, çohala, guli çorbası, helle çorbası, husli çorbası, lahana dolması, lahana ezmesi, lahana haşlaması, lahana rağtikosu, lahana sarması, lahana yemeği, princili lahana, sarma, vurma lahana gibi toplam 18 türlü yemek yapılır.
Bölgede yetişen fasulye, kabak ve arap kapağı, patlıcan, domates ve pırasadan sebze yemekleri; bu sebzelerden ayrıca pazı, salatalık, şalgam ve tomarıdan turşu yapılır.
Hayvanların etinden çoban kavurması, kıkırdak, et yahnisi, et yemeği, kavurma; sütünden yoğurt, süzme yoğurt, carmi (bir çeşit peynir) kurç (bir çeşit peynir). Minci, koloti peynir (şekli yuvarlaktır; ortası yumuşak, kenarları serttir) gibi gıda maddeleri; kıymak, mezus, minci kurusu, minci yemeği, portihala (loğusa ineğin sütünden üretilen bir çeşit tatlı) yapılır.
YÖRESEL GİYİM: Kadınların başlarında genel olarak sâde ve çiçek desenli örtüler vardır. Uzun entari giyilir. Entari üzerine peştemal bağlanır. Peştemal ise umûmiyetle kahverengi, kırmızı ve siyah renktedir. Bele kalın bir kuşak sarılır. Ayağa renkli yün çorap giyilir. Başlarına keşan adı verilen bir örtü örterler.
Erkeklerin başlarında kara şayaktan yapılmış bir başlık vardır. Bu başlık ortası oyuk bir sargı biçimindedir. Yandan sarkan kolları ile bağlanarak başa sarılır. Gövdeye kolsuz ve yakası aşağı doğru uzanan yelek, bunun altında işlik denilen gömlek giyilir. Pantolonun yerini "zıpka" alır. Bu arkası körüklü, paçaları dar bir pantolon çeşididir. Ayağa "sabuk" denilen bir çizme giyilir.
HALK OYUNLARI VE FOLKLOR: Halk oyunları ve müziği Doğu Karadeniz bölgesinin özelliklerini taşır. Folklor, halk müziği ve halk oyunlarında Kafkas ülkelerinin tesiri görülür. Başta gelen oyunları ise "horon" olup, bunların meşhurları"hemşin horonu, Rize titremesi, iki ayak, sıçrayarak ve sallama"dır. Horon kelimesi "horom"dan gelir. Bu ise mısır tarlalarındaki yığınlara verilen isimdir.
NELERİ İLE ÜNLÜ: Çay Bahçeleri, Kaçkar Dağları, Ayder ve Çamlıhemşin Yaylaları, Anzer Balı, Zilkale ve Buzul Gölleri, Elevit Şelalesi, Palovit Yaylası, Fırtına Deresi Vadisi, Rize Kalesi, Rize Bezi
İL İSMİ NEREDEN GELİYOR? Kafkas kökenli bir kelime olduğu sanılmaktadır.
Rize’nin Çamlıhemşin ilçesine bağlı Ayder Yaylası’nda bulunan ve birçok hastalığa iyi geldiği bildirilen kaplıcalarda, yerli ve yabancı turistler şifa arıyor.
Çamlıhemşin’e 12 km uzaklıkta, Kaçkar dağlarının yamaçlarında bulunan Aydar Kaplıcaları deniz seviyesinden 1.350 m. yüksekliktedir. Kaplıcanın suyu 50 derece olup çeşitli rahatsızlıklara iyi gelmektedir.Bunların başında da romatizma gelmektedir. Aydar Kaplıcaların da dinlenme tesisleri bulunmaktadır.
260 metre derinlikten çıkan, kaplıca sularının başta romatizma, kireçlenme olmak üzere pek çok hastalığa iyi geldiğini belirtiyor. Kaplıca sularından fayda görmek için havuza girmek, özel banyo almak ya da içmek mümkün. KaradenizTeknik Üniversitesi'nden Fizik Tedavi ve Rehabilitasyon Uzmanı Prof. Dr. Mustafa Güler yaptığı açıklamada, kaplıca sularının romatizmal eklem hastalıkları,sinir, sindirim, dolaşım sistemi hastalıklarıyla idrar yolları ve üreme organı hastalıklarına iyi geldiğini belirtiyor. Kaplıca suları ayrıca, egzama ve sedef, ergenlik sivilceleri gibi cilt hastalıklarının tedavisinde de kullanılıyor. Tabii ki, kaplıcaya girmeyi sakıncalı kılacak durumlar da var. Örneğin kanamalı rahatsızlıklar, yüksek tansiyon ve kalp rahatsızlıkları başta geliyor. Bu nedenle kaplıcaya girmeden önce mutlaka uzman bir doktora danışmak şart. Zaten Ayder Kaplıcaları'nda görev yapan bir uzman doktor da bulabilirsiniz. Uzmanlar ayrıca kaplıcada günde ikiden fazla banyo alınmaması gerektiğini hatırlatıyor ve 4 banyodan sonra kendisini halsizlikle belli eden ve Kaplıca Krizi olarak tanımlanan bir rahatsızlığın bazı kişilerde görülmesinin normal olduğunu belirtiyorlar.
İkizdere Termal Kaplıcası
İkizdere İlçesi Termal Kaplıca-Ilıca alanının 40 hektarlık bir bölümü İl Özel İdaresi Genel Sekreterliğine ait olup, devletin hükmü ve tasarrufu altında bulunmamaktadır. Termal kaplıca 2004 yılında yap-işlet-devret modeli ile ihalesi yapılarak, her biri 240m² ve dört daireli, 5 adet, toplam 1200m² inşaat alanına sahip bungalov tipi apart otel; 875m² inşaat alanına sahip termal hamam ve 8670 m² inşaat alanına sahip 3 yıldızlı Turizm Yatırım Belgeli Termal Otelin yapımı devam etmektedir.
I. Kuyu: Kokusuz, ekşimsi, 60 derecelik sıcak su olup, toplam mineralizasyon 4850,18 mg/1. bor içeren sodyumlu kalsiyumlu, bikarbonatlı 40 m. derinliktedir. 2,5 litrelik debiye sahiptir.
II. Kuyu: Kokusuz, ekşimsi 70 derecelik sıcak su olup, toplam mineralizasyon 5675,89 mg/1. bor içeren sodyumlu kalsiyumlu, bikarbonatlı 264 m40 m. derinliktedir. Saniyede 8-10 litrelik debiye sahiptir.
Yapılan tahlil sonuçlarına göre termal suyun, romatizma, nevrit, nevralji, kolinvrit, kırık-çıkık, kadın hastalıkları, kan şekeri, bel fıtığı gibi hastalıklara iyi geldiği kanıtlanmıştır.
ANDON ILICASI (KÜÇÜKÇAYIR) İÇMELERİ
Andon; yeni adıyla Küçükçayır Rize Merkeze 25 Km uzaklıkta bulunmaktadır. Yol stabilize kaplama olup, heyelan nedeniyle bazı kesimlerinde yolda bozukluklar bulunmaktadır. Buranın en önemli özelliği içmeler mahallesinde bulunan ılıcalardır.
İki ayrı içmesi bulunana bu yörenin çok kalabalık bir nüfusa sahip olması da dikkat çekmektedir. Yedi mahalleden oluşan Andon 5000 nüfuslu bir yerleşim birimidir. Bu yörede içmelerin yanında arıcılıkta yapılmakta olup, balın özellikleri anzer balıyla hemen hemen eşdeğer durumdadır.
Burada bulunan suyun özellikleri 1960 yılında Devlet Hıfzısıhha Enstitüsü tarafından incelenmiş; kadın hastalıkları, kalp, karaciğer, bağırsak hastalıklarına özelliklede böbrek hastalıklarına (kum ve taş düşürmede) çok faydalı olduğu belgelenmiştir.
OTELLER
Diğer İlçeler Otel Bilgileri Otel Telefonu İlçesi Otel Sınıfı
Yeşil Vadi Otel Rize (464) 657 20 50 Rize-Merkez Belirtilmemiş
ARKADAŞLAR RİZEYE ULASMAK İÇİN UÇAKLA TRABZON ORADAN DA KARAYOLU İLE 1 SAAT SÜRÜYOR,HERKESİN GİDİP GÖRMESİ GEREKEN DOĞA HARIKASI RİZEMİNİ TAVSIYE EDİYORUM..
Rize ve Hopa arasında yer alan yıl boyunca gözlenebilen keskin buzulları, masmavi gölleri, yeşilin her tonuna sahip ormanları, coşkulu dereleri, bin bir çeşit bitkileri ve hayvanları ile doğal bir park görünümünde olan Kaçkar sıradağlarının en yüksek tepeleri Altıparmak (3480 m.), Kavran (3932 m.) ve Verçenik (3710 m.) dir. Güney rotasından çıkışı kolay olan Kaçkarları her yıl binlerce dağcı ziyaret etmektedir. Eğer sis yoksa Doğu Karadeniz dağlarının muhteşem görüntüsünü izleyebilirsiniz. Kuzey rotasını ise daha çok deneyimli dağcılar tercih ederler ve kuzeyden zirve yapmanın başka bir avantajı geri dönüşte Ayder yaylasında kaplıcalara uğrayabilmenizdir. Dağa yaz aylarında tırmanmak ne kadar kolay ise kış aylarında tırmanmak o kadar zordur. Kış aylarında kar vadileri doldurur, yaylaları örter ve evler yok olur. Ayrıca buzulların eğimi her zaman çığ düşmesine uygundur. Tırmanma Zamanı: Yaz Tırmanışları için en uygun zaman Ağustos ve Eylül ayları, Kış Tırmanışları için en uygun zaman Şubat ve Mart ayları.
Fırtına Deresi ve Vadisi Fırtına Vadisi, Fırtına Deresi'nin, Karadeniz kıyı çizgisinden başlayıp iç kısımlara doğru birden çok kola ayrılarak (Durak, Hemşin, Hala, Polovit, Elevit ve Tunca dereleri) Kaçkar Dağları'nın kuzey yamaçlarına kadar uzanmasıyla oluşur. Vadide yıllık ortalama yağış miktarı 2000 mm'nin üzerindedir ve yüksek kesimleri sürekli sis altındadır. Alüviyal akarsu ormanları (kızılağaç), geniş yapraklı ılıman ormanlar (doğu kayını), iğne yapraklı doğu ladini ormanları, yapraklı ve karışık ormanlar, geniş alpin çayırlıklar ve kayalık habitatlar, nadir şimşir ormanları gibi Doğu Karadeniz'e özgü bütün habitatları burada bulmak mümkündür. Bu değerlerinden ötürü, Fırtına Vadisi ormanları, WWF (Dünya Doğayı Koruma Vakfı) tarafından Avrupa'da acil korunması gereken 100 ormandan biri olarak ilan edilmiştir.
Fırtına Vadisi, Kaçkar Dağları ile birlikte 537 odunsu bitki, 136 kuş, 30 memeli, 21 sürüngen ve 116 endemik bitki türüne ev sahipliği yapar. Fırtına, Hemşin ve Çağlayan dereleri, her yıl Karadeniz'den iç kısımlara göç ederek yumurtadan çıktıkları yere yumurtlayan deniz alalarının da yuvasıdır.
Buzul Gölleri
Kaçkarların en önemli kaynak değeri buzul gölleridir. Kaçkar Dağlarının Milli Park olmasındaki en büyük etken birçok buzul gölü bünyesinde barındırıyor olmasıdır. Oluşum öyküsü ile de buzul gölleri hayret uyandıracak bir özelliğe sahiptir.
Buzullar, karın yeniden kristalleşmesi, sıkışması ve bir araya toplanması ile meydana gelir. İklim değişikliklerinin ve yerçekiminin etkisiyle hareket ederler. Soğuk iklimlerde aşağıya doğru sarkan buzullar, ilerlerken üzerinde kaydıkları zeminden aldıkları parçalarla yeryüzünü şekillendirirler. Binlerce yıl süren hareketleri sonucunda V biçimli vadileri aşındırarak tekne biçimli vadilere dönüştürürler. Kaçkarlar’daki Davalı, Büyükçay, Kavron, Çeymakçur, Avusor- Bulut ve Kaçkar vadileri tipik buzul vadileridir. Eğimin az ve kaya yapısının dirençsiz olduğu bölgelerde ise buzulların akması ve geri çekilmesi sırasında çukurlar oluşur. Bu hareketler zamanla çukurlukları derinleştirir. Onların suyla dolmasıyla da buzul gölleri meydana gelir.
Kaçkarlar’da iri kaya bloklara rastlamak mümkündür. Bu kayaların kimi bazalt kimi de granittir. Normalde bazalt volkanik bir kayaçtır ve yüzeyde bulunur; granit ise daha derinlerde bulunur. Ancak yörede her iki türe aynı ayna rastlamak mümkündür. Magmadan gelen granit, bazaltik kayaçları çatlatarak yükselmiş. Belli yerlerde de, örneğin Kaçkar ve Verçenik dağlarında bazaltlar çatı gibi granitin üzerinde kalmışlar. Bu kayaların kiminin granit, kiminin bazalt olması on milyonlarca yıl öncesine ait bir hareketin sonucudur:
Yörede iki kıta bulunmakta idi. Güneyde Anadolu, kuzeyde Pontid; aralarında da bir okyanus yer alıyordu: Neotetis. Çok karmaşık tektonik hareketler sonucunda iki kıta birbirine yaklaşmaya ve okyanus kapanmaya başladı. Gün geldi Neotetis yok oldu ve iki kıta birleşti. Kaçkarlar’daki kayaçların kimi Neotetis kapanmadan önce oluşmuş kimi ise kapandıktan sonra oluşmuş.
Kıbledağı Deresi Rize'nin 1.261 m. yüksekliğindeki dağlık bölgeden kaynaklanan Kıbledağı Deresi çok sayıdaki küçük akarsu ile birleşerek kuzeydoğuya doğru akar ve Yaşköy yakınlarında Karadeniz'e dökülür.
Büyükdere Tekfur Tepesi'nden kaynaklanan Büyükdere ilin kuzeydoğu yönüne doğru akar ve Yenice yakınlarında batıdan gelen büyük bir kol ile birleşerek Çayeli'nin batısından Karadeniz'e dökülür.
Rize derelerinden özellikle Fırtına Deresi ile İyidere'de karlar eridiğinde kano sporu yapılmaktadır.
Mesire Yerleri Rize ilinin zengin orman dokusu, orman içi dinlenme yerlerine olanak sağlamıştır. Yaylaların çevresi de mesire yeri olarak kullanılmaktadır. İlin en önemli mesire yeri Rize-Erzurum karayolu üzerindeki Çamlık orman içi dinlenme yeridir. Burada turizme yönelik tesisler bulunmaktadır. Kaçkar Dağları'nın zengin bitki örtüsünün yanı sıra kuş ve kelebek türlerinin çokluğundan ötürü, özellikle İkizdere ve Çamlık bölgeleri bu yönde turizme katkıda bulunduğu gibi ilin önemli mesire yeri olma özelliğini de korumaktadır. Ayrıca safari için de önemli bir parkur oluşturmuştur
İşte benim memleketım RİZE: Çay Bahçeleri, Kaçkar Dağları, Ayder ve Çamlıhemşin Yaylaları, Anzer Balı, Zilkale ve Buzul Gölleri, Elevit Şelalesi, Palovit Yaylası, Fırtına Deresi Vadisi, Rize Kalesi, Rize Bezi
Bilirsiniz hani buralarda rüzgâr hep sert eser, dalgalar hırçın ve asi. Çocukluğumuzun düşlerindeki cennet vardır ya hani; yeşillerin her tonundan ve rengârenk çiçeklerle bezenmiş bir sonsuz harikalar diyarını, ara ara berrak ve gürül gürül sularıyla kesen dereler, çağlayanlar. Masmavi göğünde gülüşerek oynaşan ışıldaklar. Cennetim Karadeniz. Hele tulumunun sesini duymaya görsün Karadeniz’imin uşağı, başlar yürek çekimleri dünyanın her köşesinden. Efkârlıdır insanları, her evde bir acı, her yürekte bir yâre. Fakat işitilmeye görsün kemençenin nağmesi, kenetlenir eller en tepede, sevdaya, özgürlüğe, barışa horon kırar Karadeniz’imin insanı.Mavilerin en dertlisinde oyun oynar hamsisi, nazlı bir gelindir, gümüş işlemeli Karadeniz incisi. Yaz ayları gelende semalarına yayılır atmacası, sevdalısıdır atmacanın Karadeniz’imin genci, yaşlısı. Mevsimidir, şimdi toplanır yemyeşil çayları, donanır fındık bahçeleri. Mısırı, lahanası, karayemişi… Yaşamla doludur her santimetrekaresi. Kaçkar’ın görkemine duman(pulera) iner çöker, insanına hüzün, yetmez bastırır yağmuru, kuru tek dal bırakmaz. Sırtında çay sepeti, sırılsıklam koşar evine cefakâr Karadenizimin kadını, sobasına atar odununu, başlar çatırdamaya yürek sızısı… Sıcaklığı vurur taa yaylalara. Her yaz bezenmezse insanıyla, kuzusuyla yaylalarım yetimdir, boynu bükük kalır. Henüz kaderi yazılmamıştır O’nu görmeyenlerin. Yağmurunda, sisinde başka güzelsin, yazında, güneşinde başka Karadeniz’im.Mavilerin en koyu kumaşına nakşedilmiş sevdamızdır Karadeniz. Bu sevdayı, dünyanın her yanına dağılmış Karadeniz aşkını, yüreğinde taşıyan tüm canlarla beraber, yaşamak yaşatmak adına Karadeniz için yola çıktık. Her aşk bir umuttur ya her umutta gün geçtikçe ve paylaştıkça çoğalmalıdır. Bu aşkı hep birlikte çoğaltalım gelin Karadenizimizi unutmayalım her yürekte her bedende her nefeste yaşatalım…
Kaç karlı dağ endamlıdır Kaçkar kadar Kaç yayla böyle konup göçülesidir Kaç dere doğuşundan kavuşuşuna kadar hasrettir denize Ve kaç kavuşma hasrete gebedir Yüreğimin Kuzey'i haricinde...
(Burda da yağmurlar yağıyor betona vuran her damlanın canı yanıyor yüreğime çarpan yokluğun gibi..Oysa memlektimin yağmurları sevgili sinesine düşer gibi düşer toprağın sinesine..Yüreğimin yüreğine kavuşması gibi..)
Kaç duman çökütüğü yere huzur verir Kaç çile böyle çekilesidir Kaç yaranın içinde bir hatıra gizlidir Ve kaç anı böylesine mıhlıdır zihne Yüreğimin Kuzey'i haricinde
(Buraya da dumanlar çöküyor kararıyor hava,yüreğim kararıyor.Oysa memelektimin dumanları ulaşılmaz gökteki beyaz bulutları seriyor ayaklarımın dibine.Buluta karışıyorum,yüreğine karışır gibi..)
Rize'ye gelip de;
Rize Kalesi'ni görmeden,
Kale-i Bala'yı görmeden,
Pazar- Kız Kulesi'ni görmeden,
Ayder'de kaplıcaya girmeden,
Dünyaca ünlü Anzer balını tatmadan,
Çayeli'nde denize girmeden,
İkizdere Çamlık'ta kuş gözlemeden,
Laz böreği yemeden,
Hamsili ekmek yemeden,
Hamsi pilavı yemeden,
Rize bezi almadan,
Rize çayı almadan,
dönmeyin!